“Orta Doğu’da Çanlar Kimin İçin Çalıyor?” Bu başlık yıllar önce Hataylı gazeteci-siyasetçi Lütfi Akdoğan tarafından bir kitabın kapağına atılmıştı. Bugün o soru cevabını yavaş yavaş bulmak üzere.
Bir tarafta Londra’da yapılan Yahudi-Kürt Konferansı, diğer yanda Erbil’de Kürtçe olmayan tabelaların, yani Arapça-Türkçe tabelaların iş yerlerinden kaldırılması, diğer yanda Suriye’de Kürt bölgelerinde “Andımız” adıyla marş, hemen onun yanında Türkmenlere dönük seçmeli Türkçe hakkının kaldırılması ve güneyde Tom Barrack’ın ifadesiyle “Suriye’ye yeniden entegre olması için bir yol, Dürzi topluluğu için tam vatandaşlık hakları ve yükümlülükleriyle.” çıkışı.
Tabii tüm bunları bir araya toplayınca karşımıza çıkan tablo şu oluyor: Londra, Erbil, Andımız… Kaldı elde tarağımız.
Kafiyesinden ziyade acı tablonun ironisi ancak bu kadar kısaltabiliyorum. Tabii hepimizin bildiği “Köy yanarken, deli saçını tararmış.” atasözündeki tarağın kim olduğunu öyle sanıyorum ki bu aşamada söylemeye gerek yok.
Bakınız!
Orta Doğu’da 2017’den bugüne adım adım uygulanan, derin bir strateji ve çok yönlü bir program hâlinde ilerleyen Trump-Picot Planı'nda bu saydıklarım öyle tesadüfen olmuyor.
Daha önce de birkaç kez yazdım. Bugün bölgede olup bitenlerin hiçbiri, birilerinin ifadesiyle “kefeni yırtılan” Sykes-Picot’tan bağımsız değil. Bir asır önce sınırları cetvelle çizen anlayışın yerini bugün o sınırları anlamsızlaştırmaya çalışan başka bir anlayış alıyor.
Hatırlayın, Osman Baydemir daha 2016’da “Sykes-Picot tarihin çöp sepetindedir.” diyordu. Yıllar sonra aynı düşünce “Sykes-Picot bir kefendi, o kefen yırtıldı.” sözleriyle yeniden karşımıza çıktı.
Irak’tan Suriye’ye, Suriye’den Türkiye sınırına kadar parçalar yıllardır birbirine yaklaştırılıyor. Bir taraftan “entegrasyon”, diğer taraftan “eşit yurttaşlık”, bir başka taraftan “yerel yönetim”, “statü” ve “özerklik” kavramları üzerinden Sykes-Picot’un çizdiği sınırların içerisindeki yapı değiştiriliyor.
Ben buna uzun zamandır Trump-Picot diyorum.
Çünkü Sykes-Picot’un kefeni birileri için yırtılırken ortaya sınırsız, sahipsiz bir Orta Doğu çıkmıyor. Tam tersine, yeni nüfuz alanlarının, yeni statülerin ve yeni siyasi merkezlerin oluştuğu başka bir Orta Doğu kuruluyor.
Ve kopan her parça, Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarının aleyhine oluyor.
Şimdi, önce Londra’ya gidelim.
Konferansın ilk gününde konuşan İsrail Kürt Yahudi Topluluğu Başkanı Yehuda Ben Yosef, “Bağımsız bir Kürdistan kurulmalı.” diyor. Kürtler için yeniden bir fırsat doğacağını savunuyor, “Kürtler bağımsızlıkları için risk almalı ve mücadele etmeli.” diyor.
Siyonist İsrail’in Dışişleri Bakanı, Kürtlerin Türkiye, İran, Irak ve Suriye olmak üzere dört ülkede yaşayan bir halk olduğuna işaret ederek bugüne kadar siyasi bağımsızlığa ulaşamadıklarını ifade ediyor.
4 parçanın birleşmesi için kefeni adeta lime lime ediyor. Türkiye’nin terörsüz Türkiye hedefiyle, Suriye’nin entegrasyon sürecinin tam tersi bir çıkışta bulunuyor.
Peki, biz ne yapıyoruz? Bu söylemleri “görmezden” gelip saç tarıyoruz.
Gidelim Erbil’e…
Türkiye’de Kürt vatandaşların birçok konuda hakları eksiğiyle fazlasıyla bugüne kadar teslim edildi. Kürtçe tabela konuları çok ama çok tartışıldı. Sokaklara eklendi, kaldırıldı, tekrar eklendi, tekrar kaldırıldı derken meseleye “özgürlük” olarak bakanların çığırtkanlığı Erbil yönetiminin Arapça-Türkçe tabelaları sökülürken duyulmadı. Erbil’de merkezî yönetim “ulusal bütünlük” olan konu Türkiye’de “hak gaspı” olarak nitelendirildi. Bu çıkışları yapanların sözde özgürlükçü isimlerin sesi soluğu çıkmıyor. Çıkmaz da.
Çünkü dertleri hiçbir zaman özgürlük olmadı. Ayrılıkçı tavır takınmak oldu.
Döndük şimdi Suriye’ye…
Kürt bölgelerinde bir entegrasyon süreci var deniliyor ama açık şekilde bölge özerk hâle getiriliyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yıllarca terör koridoru kurulmasın diye mücadele verdiği alanlara entegrasyon adı altında SDG unsurları yerleşiyor, Suriye devleti apoleti takarak o koridordaki zeminlerini güçlendiriliyor. Üstelik ne ABD’nin desteği bitiyor ne silahlar teslim edilebiliyor. SDG’nin üst düzey yetkilisi bakın ne diyor: “Entegrasyon sürecine karşı çıkan bazı gruplar var. Silahların teslimi yıllar sürebilir.”
Türkiye’de Andımız “ırkçı” olduğu gerekçesiyle kaldırılırken, Suriye’de marşlar söyleniyor. Öğrenciler Kürtçe “Andımız” okuyor. Dedim ya, dertleri Türkiye’de kendi ifadeleriyle “eşit yurttaşlık” değil. Dertleri başka. Bunu Orta Doğu’ya biraz indiğinizde net şekilde zaten görürsünüz.
Suriye’nin bir tarafında bunlar olurken Türk soydaşlarımızın yaşadığı bölgelerde Türkçe seçmeli ders listesinden bir anda kaldırılıyor. Yerine ne hikmetse Fransızca getiriliyor. Bir oldubitti ile o bölgenin Türkmenlerinin en temel hakları elinden alınıveriyor. Seslerini duyan var mı? Yok. Çünkü saç taramak daha önemli.
Öte yandan Tom Barrack’ın Dürzilerin de entegrasyonundan bahsetmesi için daha acı boyutu. Diyelim ki Tom Barrack’ın o tatlı(!) yüzüne entegrasyon için mücadele edildi ve olmadı. Çatışma çıktı. Kuzeyde bulunan SDG, pardon Suriye ordusu, güneye inip Dürzilerin çatışmalarını bastırmak için görev alır mı? Eminim ki bu sorunun yanıtını hepiniz iyi biliyorsunuz…
Değerli okurlar,
Orta Doğu’da çanların kimin için çaldığı çok açık. Bugün yarın “Türkiye’ye, Suriye’deki birliklerini kendi sınırınıza çekin.” denirse hiç şaşırmayın. Bu garip tezatlıkların yarın bir gün Türkiye’nin önüne getirileceğini göz ardı etmeyin. Ana dilde seçmeli ders almak ile anayasaya dil sokmak arasında dağlar kadar fark olduğunu, üniter yapı ile çok uluslu bir yapı arasında uçurumlar olduğunu unutmayın.
Elde kalan tarağın saç taramaktan başka bir işe yaramadığı güne doğru giderken, bizler meselenin her zaman Türk milleti olduğunu hatırlamak zorundayız.