Hangimiz geçmişi özlemiyor? Son günlerde sosyal medyada en çok karşıma çıkan şeylerden biri, eski aile filmlerine yapılan editler. Sade, gösterişsiz ve samimi görüntüler… Altında ise birbirine benzeyen onlarca yorum: “Değerlerimizi kaybettik”, “Empati duygumuz törpülendi”, “Her şey bu filmlerde kaldı.”
O görüntüleri izlerken insan ister istemez geçmişe özlem duyuyor. Kalabalık aile sofralarını, içten sohbetleri, bir araya gelmek için özel bir sebep aranmayan günleri… Belki de özlediğimiz yalnızca eski günler değil, o günlerdeki samimiyet.
Peki, ne zaman bu hâle geldik? Ne zaman bir araya gelmenin kendisinden çok, o anı başkalarına göstermek önemli oldu? Artık birçok buluşma, güzel bir fotoğraf ya da kahve paylaşımı olmadan eksik kalıyor. Sofralar hazırlanıyor, hediyeler alınıyor, tatillere gidiliyor. Ardından hepsi sosyal medyada sergileniyor. Kimi beğenilmek, kimi kıskandırmak, kimi de birilerine bir şeyleri kanıtlamak için… Peki, kime neyi ispat etmeye çalışıyoruz?
Üstelik bu gösteriş, yalnızca fotoğraflarda kalmıyor. Bir araya geldiğimizde birbirimizin derdini dinlemek yerine kimin ne alacağını, nereye gideceğini, ne planladığını konuşuyoruz. Kimse gerçekten kimsenin nasıl olduğunu bilmiyor ama ne planı var, neyi almak istiyor biliyor.
Bir haftalık tatil için borca girip aylarca o borcu ödeyenler var. Başkasının hayatına bakıp kendi hayatını yetersiz görenler var. Oysa bir fotoğrafın arkasında ne yaşandığını, o hayatın gerçekte ne kadar mutlu olduğunu çoğu zaman bilmiyoruz.
Bir de paylaşırken başkalarının şartlarını düşünmek meselesi var. Elbette herkes yaşadığı güzel anları paylaşmakta özgür. Ancak imkânı olmayan birinin karşısına sürekli tatiller, sofralar ve alışverişler çıktığında ne hissedebileceğini de düşünmek gerekmez mi? Belki de mesele paylaşmak değil, paylaşırken başkasının duygularını hiç hesaba katmamak.
Peki, bütün bunların sonunda ne kaybediyoruz? Bence huzurumuzu, samimiyetimizi ve kanaatkârlığımızı…
Paylaşan kişi, fotoğrafta kusursuz görünen hayatının dışında gerçek sorunlarıyla yaşamaya devam ediyor. İzleyen ise kimi zaman kendini başkasıyla kıyaslıyor, kimi zaman paylaşım yapanı eleştiriyor. Biri göstermeye, diğeri yargılamaya çalışırken ikisi de huzurunu kaybediyor.
Kanaatkârlık da giderek unutuluyor. Eskiden insanın “Çok şükür, bu bana yeter” diyebilmesi vardı. Şimdi ise sahip olduklarımızla yetinmek yerine sürekli daha fazlasını istiyor, başkalarının hayatına bakarak kendi mutluluğumuzu ölçüyoruz. Belki de asıl yoksulluğumuz sahip olmadıklarımız değil, sahip olduklarımızla mutlu olmayı unutmuş olmamızdır.
Artık çok değiştik. Belki eski günlere dönemeyiz ama bugünümüzü başkalarına göstermek için değil, kendimiz ve sevdiklerimiz için yaşayabiliriz. Çünkü hayat, başkalarının ekranında nasıl göründüğümüzden çok, o ekran kapandığında geriye ne kaldığıyla ilgili.
Peki, biz gerçekten güzel bir hayat mı yaşıyoruz, yoksa güzel bir hayat yaşadığımızı başkalarına göstermekle mi meşgulüz?
Yazar/ Hasret BAŞIBÜYÜK