Hafta sonu bir anda iki kamu bankasının yarattığı heyecanla, “Acaba Hatay bundan nasıl faydalanır?” sorusunu soracağımız bir haber okuduk.
VakıfBank Genel Müdürü Osman Aslan, “Dünya Bankası’ndan 1,5 milyar euroluk kaynak getirdik.” sözlerini sarf edince haliyle, “Bölgedeki küçük esnafı daha yakından ilgilendirecek, KOBİ’lere destek sağlayacak bir çalışma başlar.” diye düşündük.
Osman Aslan, açıklamasının devamında, “Bu kaynağın önemli bir kısmını hızlıca Diyarbakır’a ve bu bölgeye tahsis etmeye başladık. Bunun önemli bir kısmını kalkınmada öncelikli yöreler, kadın ve genç girişimcilere ayırdık.” sözlerini kuruverdi.
Heyecanın yerini şaşkınlık aldı.
Neden Türkiye’nin tamamı veya deprem bölgelerindeki sorunlar değil de Diyarbakır?
Sonra dedim ki bir bankanın genel müdürü böyle yüksek bir meblağ için Diyarbakır ilimizi önceliyorsa bu kaynağı “şartlı” almış olmalı.
Evet, tablo aslında tam olarak öyle. Yani Dünya Bankası, “Kaynağı sadece Diyarbakır için kullanırsan veririm.” demiş olabilir. Şart bu olunca banka genel müdürü de yanına birkaç afilli cümle iliştirip bunu iyi bir durummuş gibi pazarlama yoluna gitmiş.
Olanlar bununla sınırlı değil.
27 Ağustos’ta Halkbank Genel Müdürü Recep Süleyman Özdil, iş dünyası buluşmalarında, “Biz Diyarbakır’a birazcık ayrımcılık yapalım. Bölgeye şahsım adına da çok özel ilgi gösteriyorum. Bunu çok hak ediyor.” demişti.
Konuşma olur da Terörsüz Türkiye olmaz mı?
Özdil, “İnşallah bu kardeşlik iklimi hepimize kazandıracak. Demin yine başkanlarımın söylediği gibi, Türkiye’nin doğusunda, batısında herhangi bir eve cenaze gelmemesi bizim en büyük kazancımız. Bunu bir de ekonomik olarak taçlandırırsak bu bizim önümüzü açacak.” ifadelerini de kullanmış.
Buraya kadar olan kısımlarda çok da anormallik yok.
“Batı, hangi parayı bugüne kadar şartsız vermiş ki bugünden sonrasını şartsız versin?” deyip VakıfBank tarafının açıklamalarını bir zemine oturtabilirsiniz.
“Terörsüz Türkiye olur da finans olmaz mı?” diyerek Halkbank tarafının açıklamalarını da bir yere koyabilirsiniz.
Ama!
Asrın felaketinde Hatay’a bir kez bile uğramayan, çiftçinin, işçinin, işverenin, KOBİ’lerin, büyük şirketlerin zararları için “Birazcık ayrımcılık yapalım.” demeyen bir Halkbank yönetim kadrosu görünce, hatta gelinen noktada sanki Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in yaşadığı Hatay körlüğü gibi bir körlüğe düşüldüğünü görünce, “Birazcık ayrımcılık bizim hakkımız değil mi?” diye soruyorsunuz.
Değerli okurlar,
Hatay’ın iki yönlü bir ekonomik tablosu olduğunu artık görüp anlama zamanımız geldi de geçiyor bile.
Türkiye’de ilk sıralara girdiğimiz ekonomik göstergelerin önemli bölümünü İskenderun, Payas, Dörtyol ve Erzin hattının oluşturduğu gerçeğini anlamamız; ilk 10’larda yer almamızı sağlayan ekonomik paydanın en azından yüzde 50’sinin Samandağ, Defne, Antakya, Reyhanlı, Kırıkhan gibi ilçelerden oluşturulması yoluna gidilmesi gerektiğini fark etmemiz gerekiyor.
Bugün itibarıyla esnafın can çekiştiği gerçeğiyle ne yazık ki yüzleşemiyoruz. Üreticinin zarar ettiği gerçeğiyle karşı karşıya kalmak istemiyoruz.
Tamamen devlet yatırımlarına odaklı, dört duvarı önceleyen, o duvarların içinde insanların ne yiyip ne içeceğini umursamayan bir siyasi tutumla karşı karşıya olduğumuzu bilmemiz gerekiyor.
İşte bu yüzden iki kamu bankasının konjonktürel çıkışları daha fazla dikkat çekiyor. Haliyle hemen herkes haklı bir beklenti içine giriyor.
Son tahlilde…
Terörsüz Türkiye meselesinin GAP, Dicle-Fırat ve BOP bütünüyle Diyarbakır ve bölge illerine getireceği yatırımlar bir “ayrıcalık” şekline indirgenmemeli.
Türkiye’de kaç esnafın vergi borcu var, SGK borcu var, Bağ-Kur borcu var; bunlara bir bakılmalı.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in sadece büyük sermaye sahiplerini koruduğu, küçük işletmelerin ise sürekli boğazına yapışıldığı ekonomi anlayışından vazgeçmesi gerekiyor.
Gerçi biz neyi tartışıyoruz, değil mi?
Mehmet Şimşek bir kez olsun Hatay’a gelmedi bile…
Ne diyelim?
Bu ayıp da onu Hatay’a getiremeyen, yaşanan acı tabloyu gösteremeyen siyasilerin ve STK’ların olsun.