KÖŞE YAZISI

Konteyner Kent Sosyolojisi

Konteyner Kent Sosyolojisi

Geriye dönük baktığımızda konteyner kentlerin tahliye süreci 2025 yılının Ekim ayına dayanıyor. Önce Ekim, sonra Aralık, ardından 2026 Mart ve son olarak 2026 Haziran sonu derken gelinen noktada konteyner kent tahliye süreci istenilen seviyeye ulaşabilmiş değil.

Bunun elbette belli başlı sebepleri var. Hazır olmayan konutların kurasının çekilmesi, anahtar teslim sürecinde 45 günlük imza süresi tanınması, konutlar tam anlamıyla hazır olmadan anahtarların verilmesi, buna rağmen vatandaşlara "2-3 ay sonra taşınabilirsiniz" denilmesi, bazı bölgelerde yaşanan lokal kura iptalleri ile konut hazır olsa bile lokasyon ve okul gibi sosyal nedenlerin devreye girmesi bu süreci uzatan başlıca etkenler arasında yer alıyor. Dikkat edilirse bunların büyük bölümü hak sahiplerinden değil, sürecin işleyişinden kaynaklanıyor.

Hak sahiplerinin dışında ise deprem sürecinde kamu hizmetlerini sürdürebilmek için konteyner kentlerde kalan kamu çalışanları, hak sahibi olmayan kiracılar ve ekonomik durumu yetersiz vatandaşlar bulunuyor.

Aslında bugün yaşanan tartışmaların önemli bir kısmı da bu dört grubun aynı çerçevede değerlendirilmesinden kaynaklanıyor. Oysa her birinin şartları, beklentileri ve çözüm yolları birbirinden farklı.

Bugün Hak sahipleri açısından tablo net. Evleri yaşanabilir hâle gelmeden konteyner kentlerden çıkarılmaları söz konusu değildir. Bu ifade Hatay Valisi Mustafa Masatlı'ya ait. Vali Masatlı, "Evi olmayan, mağdur olan ve kalıcı konutundaki eksiklikler tamamlanmayan vatandaşlarımızı konteynerlerden çıkarmamız söz konusu değildir." diyerek durumu son derece yalın şekilde açıkladı.

Yine Vali Masatlı, maddi durumu yetersiz olan vatandaşların SYDV desteğine ek olarak 10 bin lira kira desteğinden yararlanabileceğini söyledi. Kamu çalışanlarının ise tahliye sürecinde öncelikli gruplardan biri olması bekleniyor.

Aslında tablonun idari boyutu büyük ölçüde bu şekilde.

Ama benim bugün üzerinde durmak istediğim konu bambaşka.

Bu yazıyı okurken canınız sıkılabilir, bana da sitem edebilirsiniz. Ancak "görmedim, duymadım, bilmiyorum" diyerek bu süreci sağlıklı yönetebilmemiz mümkün değil. Bu yazıyı da "tahliye edilsin mi edilmesin mi?" ikileminin dışına taşıyarak, uzun süreli konteyner yaşamının toplumsal etkilerini önde tutarak aktarmak istiyorum.

Bakınız...

Yaklaşık üç buçuk yıldır oluşan yaşam düzeni, konteyner kentlerde kendine özgü bir sosyoloji oluşturdu.

Bu sosyoloji, elektrik, su ve benzeri temel giderlerin ödenmiyor olmasının zamanla oluşturduğu rahatlıkla ilgili.

Bu sosyoloji, son iki yılda basına yansıyan bazı şiddet, taciz ve uyuşturucu vakalarıyla ilgili.

Bu sosyoloji, insanların günlük sosyal hayattan kopmasıyla ilgili.

Bu sosyoloji, geçici olması gereken bir yaşam biçiminin zamanla olağanlaşmasıyla ilgili.

Bu sosyoloji, günü kurtarma anlayışıyla ilgili.

Bu sosyoloji, gelecek planlarının ertelenmesiyle ilgili.

Bu sosyoloji, kadınlara yönelik şiddetin artışıyla ilgili.

Bu sosyoloji, gencecik çocuklarımızın sentetik uyuşturucularla tanışmasıyla ilgili.

Burada söylediğimden Emniyet görevini yapmıyor sonucu çıkarılmamalıdır. Mesele kurumları tartışmak değil. Ancak bütün bunlar, son yıllarda yaşadığımız acı tecrübelerin bir parçası olarak karşımızda duruyor.

İlk bir iki yıl konteyner kentlerde yaşamak bir zorunluluktu. Ancak bugün gerçekten başka seçeneği olmayan vatandaşlarla, maddi imkânı bulunduğu hâlde çeşitli nedenlerle konteyner kentlerde kalmayı tercih edenleri aynı kefeye koymak doğru değildir.

İşte bu sosyolojik ayrım yapılmadığında, kamuoyu önünde çok konuşulmayan ama kulaktan kulağa aktarılan yeni sorunlar da büyümeye başlıyor.

Bu nedenle konteyner kent sosyolojisini görmezden gelmek yerine doğru analiz etmek, uyarmak ve alternatif üretmek gerekiyor. Bu mesele yalnızca AFAD'ın, Bakanlığın, Valiliğin ya da Emniyetin çözebileceği bir konu değil.

Önce insanlarımızın ekonomik hayatla yeniden bağ kurmasını sağlamak, günlük yaşamın doğal mücadelesine yeniden dâhil olmalarına destek olmak gerekiyor.

Günün sonunda konteyner kentler elbette boşaltılacaktır.

Nasıl ki depremden sonraki iki buçuk yılı aşkın süreçte gitmediğim konteyner kent, haberini yapmadığım mağduriyet, gecenin üçünde su baskınını takip etmediğim ya da sabahın ilk saatlerinde yaşanan bir olayı haberleştirmediğim bir süreç olmadıysa; bugün de aynı sorumluluk duygusuyla bu geçiş döneminin doğru yönetilmesi gerektiğini söylemeyi görev olarak görüyorum.

Meseleye tam da bu yönüyle bakıyorum.

Evet, konteyner kentler boşaltılmalıdır. Ancak bu süreç; olağan hayatın akışına uygun, mağduriyetlerin en aza indirildiği, gerçekten ihtiyaç sahibi vatandaşların korunduğu, buna karşılık maddi imkânı olduğu hâlde keyfi olarak konteyner kentlerde kalmayı tercih edenlerin ilk sıraya konduğu adil bir planlamayla yürütülmelidir.

Aksi hâlde bu süreci sürekli ertelemek yalnızca fiziksel bir barınma sorununu uzatmayacak; çevre bilincinden komşuluk ilişkilerine, çalışma hayatından sosyal sorumluluk anlayışına kadar birçok alanda yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olacaktır.

Son tahlilde...

Bu yazımın bana eleştiri olarak döneceğini biliyorum.

Ama depremden sonraki ilk iki buçuk yıl boyunca nasıl vatandaşın yanında durduysam, her telefonuna koştuysam, her mesajına cevap verdiysem, her sözünü haberleştirdiysem; gecenin üçünde konteyner kentine gittiysem, sabah yedide yanına uğradıysam, bugün de yine vatandaşın geleceği adına doğru olduğuna inandığım şeyi söylemeyi ve elimi taşın altına koymayı görev olarak görüyorum.

Bu mesele yalnızca Valiliğin ya da AFAD'ın omuzlarına bırakılabilecek bir mesele değildir. Siyaset kurumuna, yerel yönetimlere, sivil toplum kuruluşlarına ve hepimize sorumluluk düşüyor. Çünkü bugün vereceğimiz kararlar yalnızca konteyner kentlerin geleceğini değil, yarının Hatay'ını ve o şehirde yaşayacak çocukların geleceğini de şekillendirecek.

TAKİPTE KALIN
PUAN DURUMU
# TAKIM O P