KÖŞE YAZISI

Konteyner Kentler ve İstismar

Konteyner Kentler ve İstismar

Ne yazık ki Hatay’ın en büyük sorunu konteyner kent tahliye süreçleri. Bunun “en büyük sorun” olmasının sebebi ise hazır olmayan evlerin kuralarının çekilmesi, anahtar teslimi, anahtar teslim süreçlerinin uzatılması.

Fakat bununla beraber genel anlamda özellikle Antakya şehir merkezinde yaşam, her ne kadar yüksek kira talepleri olsa da kör topal ilerliyor. İlaveten 17 bine yakın vatandaşın anahtarını teslim alma süreci var. Yine anahtarı aile içi imza karmaşası, tartışması yüzünden teslim alamayan ve çözüm bekleyen vatandaşlar var.

Bazı noktalarda evler hazır dahi olsa yol, altyapı gibi başlıklar yüzünden anahtar teslim sürecine geçilemiyor. Yetkililer sürecin sonuna yaklaşıldığını ifade etse de “sabır” çok erken istendiği için gelinen noktada vatandaş açısından pek anlam ifade etmiyor.

Yerinde dönüşüm (deprem öncesi-sonrası) başta olmak üzere geriden gelen birtakım problemlerin çözümü henüz gerçekleşmedi.

Tüm bunları alt alta topladığımızda, gelinen noktayı yermek niyetinden ziyade sorunların devam ettiğini söyleme gayretinde olduğumuzun bilinmesini isterim.

Peki, konteyner kentler bu işin neresinde?

Biraz geriye gidelim. Bu kentlerin kurulum süreçlerindeki haberleri ve kentlerin “geçici” olduğunu hatırlayalım. O dönemde gitmediğim konteyner kent kalmadı. Hemen hemen her sorunu açık seçik haber yaptık. Bunu yaparken en öncelikli tuttuğumuz konu, insanların bu geçici yaşam alanında insanca bir süreç geçirmesiydi.

Bugüne gelirken evler yükseldi, kiralık evlerin sayısı arttı. İnsanlar, her ne kadar sözünü tutmayan bir iktidar olsa da eşya yardımından tutun, birçok yarasını sarmaya gayret etti. Bugün ise konteyner kentlerde yaşayan insan sayısı 70 binin üzerinde.

Bu sayının tamamı hak sahibi değil.

Tüm bunların içinde konteyner kent sosyolojisinin getirdiği sorunlarla tanıştık. 20 metrekarede yaşamak, komşuluk ilişkilerini yeniden tanımladı. Aileleri yeniden tanımladı. Öğreti kavramını yeniden tanımladı. Türkiye’nin günlük yaşamından kopmadan yaşayanlar ile tamamen kopanlar arasındaki makas da açıldı.

Gelinen noktada boşanma, aldatma ve bazı adli olaylar (herkesin konuştuğu ama kimsenin söyleyemediği) türedi. Bu sayıların artışı, işte benim duruşumun asıl dayanak noktası.

Bunu anlatırken hiçbir vatandaşın onurunu kırmadan, küskünlük yaratmadan en yalın şekilde sizlere aktarmaya gayret ettim.

Şimdi toplum da bunu görmeye başladı. Bir kesim “Boşaltılmalı.” diyor, bir kesim “Maddi olarak zor durumda olan aileler boşaltırsa ne yapacak?” diyor, bir kesim “Evimizi verin, hemen gidelim.” diyor.

Üç parçalı bir yapıda benim önceliğim anahtar teslim süreçleri. Sonra hak sahibi olmayan vatandaşların konteyner kentteki “geçici” yaşamı terk etmesi. Ardından maddi durumu kötü olan vatandaşların daha da fakirleşmeden ev yaşamına dönmesi.

Bugün eminim ki kimse oralarda keyfi olarak kalma niyetinde değil. Ama öte yandan bir gerçek var ki Türkiye’nin kiracılara dair konteyner kent uygulaması yok. Bazı bölgelerde de gelir seviyesi yüksek olan vatandaşların tahliyesi sorun oluyor. Ama olmamalı. Bugün aile geliri 40 bin lira ve üstü olan hiçbir vatandaş orada kalmamalı.

Peki ya eşya alacak parası olmayanlar…

Onlar için çözüm çok ama çok basit. Buradan da yetkililer notlarını alsın. Birincisi, önce zaten zor durumda olan mobilya sektörü ile temas sağlanıp maddi durumu yetersiz olan ailelerin bu sektörden eşya yardımı temin edilmeli. Arada bir garantör olmalı. Veyahut mobilya sektörüne SGK-vergi indirimi getirilip bu indirimin dar gelirli vatandaşlara yansıması sağlanmalı.

Diğer yandan beyaz eşya konusu. Burada da birebir aynı mantık uygulanmalı. Onca şirket yüzlerce reklam yapıyor. Bu reklamlar sadece maddi durumu iyi olan ailelere hitap etmemeli. Burada SYDV üzerinden bir program belirlenmesi gayet mümkün. Aylık alınan desteği bir süre kesip onun yerine eşya temini yapılıp insanların yerleşimi sağlanabilir.

Kiralar konusunda ise serbest piyasada her ne kadar mümkün olmasa da ev sahiplerinin boğazına bir şekilde yapışılmalı. Böyle giderse fazla konutlar çürüyüp gider.

Değerli arkadaşlar…

Bakınız, ısrarla çarpıtılan bir mesele daha var: “Zorla boşalttırıyorlar.”

Zorlama dediğimiz, aylık 10 bin lira geliri olan vatandaşın, hiçbir taşınmazı olmayan, dünya kadar sıkıntısı olan vatandaşın tahliyesi ise hepimiz karşısında dururuz. Ama taşınmazı olan, mal varlığı olan, aylık geliri 50 bin liranın üzerinde olan vatandaşların tahliyesinde zorlama değil, ortaya konan yönetmelik uygulanıyor.

Hatay Valiliği bu konuda yeterince inisiyatif almış durumda. Daha önceki yazımda belirttiğim gibi programı bu kez ekran görüntüsü olarak yazının sonuna koyacağım. Lütfen okuyun.

İşte burada birtakım kimseler “Doğru nedir, süreç nedir, ne oluyor?” sorularını sormadan etkileşim uğruna bazı doğruları açık şekilde çarpıtıyor. Bakın, bunun sebebi de ne yazık ki siyasetçiler, STK’lar. Hiçbiri çıkıp açık şekilde gerçeği söylemek istemiyor. Çünkü oy kaygısı güdüyor. E, süreç hâliyle bürokrasiye kalıyor.

Ben, yazının orta bölümünde ifade ettiğim gibi, duruşumun asıl dayanak noktasına döneyim. Bakınız, sürecin uzamaması, iyi niyetli olan bir dönemin art niyetli kimselere kurban edilmemesi gerekir.

Kimse orada keyfi kalıyor demiyorum. Ama şunu da görmemiz gerekiyor: Konteyner kentlerde oluşan manzara hiç iyi değil. Bunun acısını çekeceğimiz zamanlar henüz gelmedi. Geldiği zaman daha iyi anlaşılacak.

Son tahlilde…

Uzun bir yazının sonunda aklımızda kalan şu olmalı: Maddi durumu iyi olduğu hâlde konteyner kentte kalanların tahliyesi, kamu kurum personellerinin tahliyesi olmazsa olmazı bu işin. Diğer yanıyla hak sahiplerine kış gelmeden, okullar açılmadan anahtar teslimi de yapılmalı.

Konteyner kentlerden kimse zorla çıkarılmıyor. Kimse mağdur edilmiyor. Birilerinin “gündem olacağım” şımarıklığı ve boş vakti sebebiyle kimse bu tiplere alet olmasın. Gerçek her ne kadar acı olsa da yüzleşmeyi bilen bir toplum olmak bizim tarihsel hafızamızda var.



Gazeteci /Yazar Mustafa DİLEK

TAKİPTE KALIN
PUAN DURUMU
# TAKIM O P