Haluk Levent’in gözaltına alınması dünden bugüne Türkiye’nin en önemli gündem başlıklarından biri hâline geldi. Savcılığın yürüttüğü soruşturmada kendisiyle birlikte 26 şüpheli bulunuyor. Bu şüphelilerden 19'u gözaltında, 1'i tutuklu, 4'ü firari, 2'sinin ise il veya yurt dışında olduğu belirtiliyor. Dernekle ilgili kamuoyuna yansıyan onlarca iddia ve suçlama var.
Böyle bir tablo karşısında toplumda ciddi bir güven kırılması yaşanması da kaçınılmaz oluyor. Solcusundan sağcısına, ülkücüsünden liberaline, en sağdan en sola kadar birçok insanın aklında aynı soru oluşuyor:
“Kimseye güvenemeyecek miyiz?”
Haklı olarak binlerce insan deprem sürecinde Haluk Levent’in kurucusu olduğu Ahbap organizasyonuna milyarlarca lira bağış yaptı. Altı yaşındaki bir kız çocuğu kumbarasını gönderdi. Asgari ücretli maaşının bir bölümünü gönderdi. Emekli, elindeki tüm birikimini gönderdi. Böylesine büyük bir dayanışmanın ardından toplumda güven kırılması yaşanmaması zaten şaşırtıcı olurdu.
Bu artık yalnızca hukukun değil, aynı zamanda sosyolojinin de konusu. O yüzden sosyologlara, psikologlara ve psikiyatri uzmanlarına soruyorum:
“Kimseye güvenemeyecek miyiz?”
Bu süreç yaşanırken Ahbap’a güvenen insanların, derneğin altı yıl boyunca 5253 Sayılı Dernekler Kanunu kapsamında denetlenmesine rağmen bugün kamuoyuna yansıyan iddiaların neden daha önce fark edilmediğini sorgulaması da son derece doğal.
Diğer yandan henüz iddianame süreci bile oluşmadan özellikle iktidar medyasının bir bölümü ortalığı adeta yıkıyor. “Devlete güven” diye başlayan cümleler kuruyorlar. “Devlet” kelimesini cümlenin başına koyunca söyledikleri her şeyin tartışılmaz hâle geleceğini düşünüyorlar. Öyle rahat konuşuyorlar ki sanki dilin kemiğini devlete teslim etmişler gibi Ahbap’ı yerle bir ediyorlar.
İktidar medyasının bir kesimi ise “Artık konuşma zamanı.” diyerek aslında yıllardır insanların kandırılmış olabileceğini düşündükleri bir konuda sessiz kaldıklarını da itiraf etmiş oluyor. Doğru bildiklerini zamanında söylemekten çekindiklerini, sosyal linçten korktuklarını ifade ediyorlar. İktidarın bazı yazarları kuantum fiziğinden Andromeda Galaksisi’ne kadar her konuda bilgi sahibi oldukları için bu konu hakkında da büyük bir özgüvenle hüküm dağıtmaya devam ediyorlar.
Bu bilgi küpü arkadaşlar diğer taraftan Kızılay gibi köklü bir kurumu da siyasetin tam ortasına çekiyorlar. Kızılay’ın deprem döneminde çadır satışı nedeniyle zedelenen güvenini bu tartışmalar üzerinden yeniden inşa edebileceklerine inanıyorlar. Oysa Kızılay gibi bir kurumun güven yapısını bozan asıl unsurun kurumun kendisi değil, o dönemde görev yapan kişilerin davranışları ve söylemleri olduğunu görmek istemiyorlar.
Diğer yönüyle Kızılay gibi bir kurumun şahısların davranışları üzerinden bütünüyle yıpratılmasını da doğru bulmadığımın altını çizmek isterim. O dönemde bütün eleştirilerim Kerem Kınık’ın görevde kalmaması yönündeydi. Halil-i Ahmer’in kuruluş felsefesi ve tarihine bakıldığında, bir başkanın davranışları nedeniyle böylesine köklü bir kurumun itibarının zedelenmesini de doğru bulmuyordum. Nihayetinde o dönem görevden alındı.
Neyse… Şimdi Hatay’a gelelim.
Hatay’da Haluk Levent sevilen bir isim. Bugünden sonra sevilen bir isim hakkında ortaya atılan iddialar nedeniyle yaşanacak her yeni gelişme, toplumdaki hayal kırıklığını daha da artıracaktır.
Bu diğer yönüyle yaptıklarını inkâr etmek olarak da algılanabilir. Ancak doğrusu şu ki, bu şehirde Haluk Levent’in deprem sonrasında yaptıklarını yok saymak da büyük bir haksızlık olur.
Haluk Levent’in günlük hayatındaki sorunları ise ayrı bir değerlendirmeyle ele alınmalı.
Öyle ki bu konunun Ahbap öncesinde de bilindiği bugün birçok yazar ve Haluk Levent’e yakın isim tarafından sosyal medyada dile getiriliyor.
Ama Hatay olarak atlamamamız gereken başka bir husus daha var.
Şubat 2024’e gidelim.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Lütfü Savaş’ı kendi elleriyle aylarca yıprattıktan sonra, toplum baskısı altında yapay zekâ ile isim arayışına girmiş popülist bir yaklaşımla adaylığı Haluk Levent’e kadar götürmüştü.
12 Şubat 2024’te gazeteci Murat Ağırel, Haluk Levent’e teklif götürüldüğünü yazmıştı. Bu haberin ardından bütün Hatay gözlerini CHP Genel Merkezi’ne çevirmişti. Haluk Levent ise kendisine yapılan teklifin “üst düzey isimler tarafından sözlü olarak” iletildiğini açıklamıştı. Parti Sözcüsü Deniz Yücel ise “Resmî teklif olmadı.” demişti.
Sonraki süreçleri hepimiz biliyoruz.
Bu tablo da siyaset kurumunun, hafızasında tutması gereken bir tablo olsun. Siyasetçiler toplumun anlık nabzına göre hareket etmemeli.
Daha dikkatli olmalı. Bu mesele de siyaset kurumunun kulağına küpe olsun!
Toplumun güven kaybı…
Asıl sorun tam da burada başlıyor.
Bu öyle bir kayıp ki nereye varacağını kestirmek bugün için imkânsız. Dahası, ilerleyen süreçte bu güven boşluğunu fırsata çevirmek isteyen yeni sahte iyilik meleklerinin de ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.
Bugün itibarıyla deprem sonrasında kurulan bütün dernekler aynı titizlikle incelenmek zorundadır. Her birinin defteri tek tek açılmalıdır. İnsanların derneklere şüpheyle bakma alışkanlığının doğmasının önüne ancak bu şekilde geçilebilir.
Bütün bunlar yapılırken intikam alma duygusuyla değil, hukukun üstünlüğü ve kanun çerçevesinde hareket edilmelidir.
Toplumun sinirlerini bozan atamalardan, karakterlerden ve tiplerden vazgeçilmelidir. Siyasal İslam’a sığınıp nepotizmi olağanlaştıran koltuk müptelalarından vazgeçilmelidir.
Çünkü devletin kurumlarını yıpratan, güveni azaltan ve toplumun devlete olan inancını aşındıran asıl unsur bu anlayıştır.
Son tahlilde…
Türk Milleti’nin ferasetine güvenmek istiyorsak önce bu saydıklarımızı hayata geçirmek zorundayız. Ondan sonra bu millet, suyu zaten kendi mecrasında akıtacaktır.